19 Ekim 2011 Çarşamba

Gurur Faylarımız Kırılırsa


Adam meydan okuyor. Rolünü çalıyor. Senin, 10 Filistinliyi almak için oraya özel uçak gönderdiğin gün, bir oradan vuruyor; 7 şehit. Bir buradan vuruyor; 24 şehit.


Şimdi kaç özel uçak o tabutları almaya gidecek, hesabını da sen yap diyor.
Dünyaya diyor ki; “Onun Filistin’i varsa, senin de buyun var…”
24 beden orada yatıyor. Kim bilir daha kaç taze mezar, kim bilir hangi genci bekliyor.
Ve bizler…
Güya her birinin içinde olağanüstü bir deha yatan,. Kendini dünyanın tepesinde oturduğunu sanan bu sahte egolar…
Kimimiz sabah baykuşu, kimimiz gece kuşu…
Uğursuz seslerimiz yine ötmeye başlıyor.
Hiç birimiz o egolardan zerre kadar taviz vermeye hazır değil. Yüz, bin kişi katledilse, “Bu işi ben bilirim” aframız taframız aynı.
Kimimiz yine haykıracak
“Kanı yerde kalmayacak…”
Gölgemiz diyor ki; “Kalacak aslanım kalacak.”
Bir kere daha, on kere daha kalacak.
Kimimiz aynı telden devam;
“Son çırpınışları, örgüt can çekişiyor…”
Bir bilmişimiz devam edecek;
“Orası öyle ama şurasına da bakmak lazım…”
Kimimizin ne diyeceği ise dünden değil, beş, on gün önceden belli.
“Dolduruşa gelmeyelim…Sakin olalım”
İyi kardeşim dolduruşa gelmeyelim, yine, bir kere daha sakin olalım…
Olalım da sonuç ne?
Kandil’i darmadağın mı ettik? Teröristin belini mi kırdık?
Yoksa Oslo’da beş adım ileri gittik, sonuca üç santim kaldı da, yine son öğrenen biz mi olacağız?


Şimdi maval okumaya son verme zamanı geldi.
Artık görüyoruz ki, “Sen silahı bırak, biz beş adım atalım” martavalı işe yaramıyor..
Adamın umurunda değil; Ne o kalaşnikofunu bırakıyor, ne sen Kandil’i yerle bir edebiliyorsun.
Yanlış anlama sen derken biz demek istiyorum.
Biz, yani hepimiz, bütün bu millet. Sandıktan çıkan yüzde 50’lilerin ikisi birden.
Hepimiz seyrediyoruz.
Arada kan derecikleri vardı, her gün kan nehrine dönüşüyor.
Barış diyoruz, üzerimize kan tsunamisi geliyor.
Evlerden tabutlar çıkıyor, Her tabut, arkasında öfkesi bilenmiş, gururu kırılmış kalabalıklar bırakıyor.
Ve tarih hepimize aynı şeyi söylüyor.
Bir tarafın gururunu kırarak, bir tarafın evinde intikam yeminleri bırakarak, bu sorunu çözemezsin.
“Bunu gurur meselesi yapma” dersen, Sen ben yapmayız da, koskoca bir millet ne yapar onu hiç birimiz bilemeyiz..


Gelelim asıl meseleye…
Askerse senin askerin;
Polisse senin polisin;
Devletse; sığıyla, deriniyle artık senin devletin, senin valin, senin kaymakamın;
Sakın böyle diyeceğimi sanma…
Tam aksini diyeceğim.
Diyeceğim ki, askerse bizim askerimiz, polisse bizim polisimiz, devletse bizim devletimiz, bizim valimiz, kaymakamımız.
Orada yatan 24 genç beden ise…
Hele hele o 24 gencecik beden
İşte onlar bizim çocuğumuz…Hepimizin.
Hem o yüzde 50’nin, hem bu yüzde 50’nin…
Acısı da öyle, ızdırabı da…Sorumluluğu da..
Evlerinden ödünç almışız, Anasına babasına, “Canı bize emanet” demişiz; Şimdi ceset torbalarında, tabutlarda terhis ediyoruz…


Yeter artık…
Çözüm istiyoruz.
Gururumuzu daha fazla kırmayacak, içimizi daha fazla acıtmayacak, bu kan deryalarını kurutacak cesur bir çözüm.
Cesur adım istiyoruz, barış istiyoruz.
İçimden bir ses, derin, çok derin bir ses ürpertiyle haykırıyor.
Bu milletin gururunu daha fazla kırdırmayın.
Bu evlere daha fazla evlat acısı düşürmeyin.
Çünkü tarih bize hep gösterdi, göstermeye devam ediyor.
Arkasında kırılmış derin gurur ve ızdırap fayları bırakan milletler ebedi huzuru bulamıyor.
Gururun fay hatları kırıldığında, o depremi ölçecek Richter ölçeği daha icat edilmedi.


Yine başımız sağ olsun, bir kere daha kanları yerde kalmasın…
Bir kere daha sakin olalım, dolduruşa gelmeyelim,
Bir kere daha büyüklük bizde kalsın, kolumuz kopsa da yenin içinde kalsın.
Nasılsa o tabut bizlerin evinden çıkmıyor, nasılsa akşam evimize döndüğümüzde televizyonların sesi kulaklarımızı sağır ediyor.
Duymuyoruz…
Ama sabah baykuşu ötüyor;
Gerçek artık kapımızda…Kapıyı açsak da açmasak da orada.
Zorla içeri girmeye hazırlanıyor.



ERTUĞRUL ÖZKÖK - HÜRRİYET

9 Ekim 2011 Pazar

İki Damla


Hayat, çok değişik mecralardan, bin bir farklı biçimlere bürünerek, hep değişip hep çoğalarak, envai türden duygularla hem kirlenip hem aklanarak, bazen durulup bazen çağıldayarak akar gider.

Çoktur hayat.

Ölüm tektir.

Aynı yerde, aynı biçimde durur, hiç kımıldamaz.

Hayatın çokluğu ölümün tekliğine çarptığında, bütün duygular tek bir duyguya, bütün insanlar tek bir insana dönüşür.

Bütün insanlık tek bir insana, bütün duygular tek bir duyguya döndüğünde, biz ölüm karşısında bütün insanlığı ve bütün duyguları tek başımıza taşımak zorunda kaldığımızda, yüzümüz, içini göremediğimiz bir sonsuzluğa çevrildiğinde, sevdiğimiz insanı o sonsuzluğa uğurladığımızda, sonsuzluğun bütün ağırlığını hisseder, hepimiz birbirimize benzeriz.

Hayatın içinde ne varsa yok olur.

Keder kalır geriye.

Sonsuzluk kadar büyük ve paylaşılması imkânsız bir keder.

Tanrı hepimizi o kederde eşitler, bütün hayatımızı, adımızı, rütbemizi, yaşımızı, geçmişimizi siler bir anda, Tanrı'nın masum ve çaresiz çocuğu oluruz hepimiz.

Hayatın tek ve büyük gerçeğinin kaybetmek olduğunu anlarız.

Kazanma isteğinin manasızlığını ve günahkârlığını fark ederiz.

İmam, “helallik” istediğinde Erdoğan'ın yüzünü gördüm.

O anda Başbakan Erdoğan değildi.

Annesi çocukken onu nasıl çağırıyorsa oydu, ya Recep'ti, ya Tayyip'ti ama Erdoğan değildi, başbakan da değildi, orta yaşlı bir adam da değildi.

O anda, annesinin çağırdığı isimle çağrılan bir çocuktu yalnızca.

Annesini kaybetmiş bir çocuk.

Dudaklarının kıpırdadığını, yüzünün kasıldığını, göz pınarlarından iki damla yaş süzüldüğünü gördüm.

İçim titredi.

Ben annemi kaybedeli çok oldu.

Ama anne acısı hafiflese de geçmez, annesini kaybeden bir çocuk, kaç yaşında olursa olsun kızgın bir kederin mührüyle mühürlenir, o iz orada hep kalır.

Tanrı'nın vurduğu bir mühürdür o.

Ondan sonra artık her şeyi daha farklı görürsün.

Annem öldüğünde, o ölümün bir daha azalsa da asla dinmeyecek acısını çekerken, annem bir parçası haline geldi diye ölümü bile sevdim, ölüm korkusundan kurtuluşa ilk adımı ben öyle attım.

Annesi ölen herkesi de çocuğummuş ya da kardeşimmiş gibi sevmeye, şefkat duymaya öyle başladım.

Annemi alan sonsuzlukla karşılaştığımda, bütün duyguların tanrısal bir tekliğe nasıl kavuştuğunu gördüm.

Tek olanın, çok olandan daha güçlü olduğunu orada öğrendim.

Yaşamanın kazanmak olduğunu sanıyordum, yaşamanın kaybetmek olduğunu, her kaybedişin getirdiği kederi ve çaresizliği tevekkülle taşımak olduğunu, sonsuz bir kayboluşa doğru kaybede kaybede yapılan bir yolculuk olduğunu kavradım.

Ölüm sillesini vurduğunda, her zaman aynı “tek” ve güçlü darbeyi indirdiğinde geçmişi siler, hayatın biriktirdiklerini bir anda silecek kadar kudretlidir, o korkunç anda gerileyen ve yenilen hayat sonra yavaş yavaş çeşitli mecralardan, envai biçimlere girerek geri gelir, ölümün tek ve kesin bir darbeyle yıktığını usul usul tamir eder.

O büyük tahterevalliye kendi ağırlığını acele etmeden koyar.

İyileşirsin.

Belki de “ölümle” iyileşmişken hayatla yeniden hastalanırsın, hırslarına, öfkelerine, kavgalarına, beklentilerine, zaaflarına geri dönersin.

Ama içinde, ölümün acıtıcı, gerçeği ve doğruyu gösteren izi kalır, hayatın iğvasına kapılsan da artık karar verirken ölümün bıraktığı o “tek izi”, sonsuzluğu, kayboluşu hep görürsün.

Her cenaze, annesini kaybeden her çocuk sana hep aynı “tekliği” hatırlatır.

Hayatın parçaladığı ne varsa sana biraz manasız gelir.

Bilirsin ki tekten gelir teke gidersin.

Anlarsın ki ikisinin arasındaki manasızlıklara çok kapılmamak gerekir.

Bunları öğrenirsin ama kederle öğrenirsin, bir daha iyileşmeyecek bir kederle, büyük bir kudretin ruhuna vurduğu mühürlü bir kederle.

Hayat düşman etse de ölümün kardeş ettiğini bilirsin.

O iki damla gözyaşını gördüm.

Her şey silindi aklımdan.

Erdoğan değildi artık o, annesi nasıl çağırıyorsa oydu, ya Recep'ti, ya Tayyip'ti, bir çocuktu.

Hayata ve parçalanmışlıklara yarın yeniden dönecek olsak da o anda bana bir kardeş gibi gözüktü, ona annesini daha önce kaybetmiş, o kederi daha önce yaşamış biri, ölüm sıralamasındaki bir abisi olarak usulca dokunarak, “geçecek” demek istedim, “izi hep kalacak ama geçecek.”

Tarihin içinde aynı acıyı defalarca defalarca yaşayan, ırksız, milliyetsiz, cinsiyetsiz, rütbesiz milyarlarca kardeşlerdendik o anda.

Tanrı'nın sonsuz gücü, kazanmanın düşman ettiklerini, kaybetmenin kardeşliğine o iki damla gözyaşıyla döndürebiliyor işte.

İçin titreyip, “başın sağolsun” diyorsun.



AHMET ALTAN - TARAF


3 Ekim 2011 Pazartesi

Doğum Günün Kutlu Olsun Nihal..


Sağlıklı, mutlu, huzurlu nice yıllara Nihal.. :))





2 sene önce yanımızda yaptığı telefon konuşmasıyla diploma notunu 2,99 'dan 3,01 'e çıkaran Nihal, yaşadığı o sevincin etkisiyle bize (Pınara ve bana) Sur Kebapta yemek sözü vermişti.. Hem söz yerine gelsin, hem de doğum gününü beraber kutlayalım diye o yemek bugüne nasip oldu.. Geçen haftaki kahvaltı içime tam sinmemişken bu hafta da yemek ısmarlaması beni vicdanen çökertti.. :) Kesene bereket Nihal.. :)












Geçen haftaki Sevgi-Yavuz Abi kavgasından sonra
bu hafta da Pınar-Mehmet kavgası vardı vizyonlarda..
Tabii çaktırmamak için gülerek poz verdiler o ayrı.. :)





Nihal 'e yaptığımız sürpriz(!) doğum günü partisi.. :)







Bunu gören Emrecik boş durur mu..?? O da mumlara üflemek istedi..
Tabii bunun defalarca tekrarını yaptık.. :)