22 Aralık 2011 Perşembe

Elimde Olsaydı ..

AFFET




yok sandıklarım aslında var mıydı hayatta?
ben mi cahil kalmıştım aşkın savaşında?
yoksa hayat mı cahildi aşktan yana?
kurtar beni kurtar, sarıl bana
hiç bırakma...


affet beni affet
kaldıysa aşkının hatırına
elimde olsaydı danışmazdım yalana dolana
dert etmemek elde mi?
küçük bir adım ve uçuruma
bana dar sahnesi dünyanın
sığamadım aşkın boşluğuna...


tahammülüm yok daha fazla bu oyuna
ne yapayım olmadı, uyamadım senaryoya
varsın canım
kalsın şarkı
ziyan olsun sensiz zaman
erteledim hayatımı
bambaşka baharlara


affet beni affet
kaldıysa aşkımın hatırına
elimde olsaydı danışmazdım yalana dolana
dert etmemek elde mi?
küçük bir adım ve uçuruma
bana dar sahnesi dünyanın
sığamadım aşkın boşluğuna


korkma belki tekrar gelirsin dediler bana
sebeplenirsin kıyısından köşesinden
yanaşabilirsen bu limana
ne ala


adın şans olsa da, neye yarar şansın yoksa
ne diyelim kötü dünya fani dünya
ne bize yarar ne de sana
ne ala..

19 Ekim 2011 Çarşamba

Gurur Faylarımız Kırılırsa


Adam meydan okuyor. Rolünü çalıyor. Senin, 10 Filistinliyi almak için oraya özel uçak gönderdiğin gün, bir oradan vuruyor; 7 şehit. Bir buradan vuruyor; 24 şehit.


Şimdi kaç özel uçak o tabutları almaya gidecek, hesabını da sen yap diyor.
Dünyaya diyor ki; “Onun Filistin’i varsa, senin de buyun var…”
24 beden orada yatıyor. Kim bilir daha kaç taze mezar, kim bilir hangi genci bekliyor.
Ve bizler…
Güya her birinin içinde olağanüstü bir deha yatan,. Kendini dünyanın tepesinde oturduğunu sanan bu sahte egolar…
Kimimiz sabah baykuşu, kimimiz gece kuşu…
Uğursuz seslerimiz yine ötmeye başlıyor.
Hiç birimiz o egolardan zerre kadar taviz vermeye hazır değil. Yüz, bin kişi katledilse, “Bu işi ben bilirim” aframız taframız aynı.
Kimimiz yine haykıracak
“Kanı yerde kalmayacak…”
Gölgemiz diyor ki; “Kalacak aslanım kalacak.”
Bir kere daha, on kere daha kalacak.
Kimimiz aynı telden devam;
“Son çırpınışları, örgüt can çekişiyor…”
Bir bilmişimiz devam edecek;
“Orası öyle ama şurasına da bakmak lazım…”
Kimimizin ne diyeceği ise dünden değil, beş, on gün önceden belli.
“Dolduruşa gelmeyelim…Sakin olalım”
İyi kardeşim dolduruşa gelmeyelim, yine, bir kere daha sakin olalım…
Olalım da sonuç ne?
Kandil’i darmadağın mı ettik? Teröristin belini mi kırdık?
Yoksa Oslo’da beş adım ileri gittik, sonuca üç santim kaldı da, yine son öğrenen biz mi olacağız?


Şimdi maval okumaya son verme zamanı geldi.
Artık görüyoruz ki, “Sen silahı bırak, biz beş adım atalım” martavalı işe yaramıyor..
Adamın umurunda değil; Ne o kalaşnikofunu bırakıyor, ne sen Kandil’i yerle bir edebiliyorsun.
Yanlış anlama sen derken biz demek istiyorum.
Biz, yani hepimiz, bütün bu millet. Sandıktan çıkan yüzde 50’lilerin ikisi birden.
Hepimiz seyrediyoruz.
Arada kan derecikleri vardı, her gün kan nehrine dönüşüyor.
Barış diyoruz, üzerimize kan tsunamisi geliyor.
Evlerden tabutlar çıkıyor, Her tabut, arkasında öfkesi bilenmiş, gururu kırılmış kalabalıklar bırakıyor.
Ve tarih hepimize aynı şeyi söylüyor.
Bir tarafın gururunu kırarak, bir tarafın evinde intikam yeminleri bırakarak, bu sorunu çözemezsin.
“Bunu gurur meselesi yapma” dersen, Sen ben yapmayız da, koskoca bir millet ne yapar onu hiç birimiz bilemeyiz..


Gelelim asıl meseleye…
Askerse senin askerin;
Polisse senin polisin;
Devletse; sığıyla, deriniyle artık senin devletin, senin valin, senin kaymakamın;
Sakın böyle diyeceğimi sanma…
Tam aksini diyeceğim.
Diyeceğim ki, askerse bizim askerimiz, polisse bizim polisimiz, devletse bizim devletimiz, bizim valimiz, kaymakamımız.
Orada yatan 24 genç beden ise…
Hele hele o 24 gencecik beden
İşte onlar bizim çocuğumuz…Hepimizin.
Hem o yüzde 50’nin, hem bu yüzde 50’nin…
Acısı da öyle, ızdırabı da…Sorumluluğu da..
Evlerinden ödünç almışız, Anasına babasına, “Canı bize emanet” demişiz; Şimdi ceset torbalarında, tabutlarda terhis ediyoruz…


Yeter artık…
Çözüm istiyoruz.
Gururumuzu daha fazla kırmayacak, içimizi daha fazla acıtmayacak, bu kan deryalarını kurutacak cesur bir çözüm.
Cesur adım istiyoruz, barış istiyoruz.
İçimden bir ses, derin, çok derin bir ses ürpertiyle haykırıyor.
Bu milletin gururunu daha fazla kırdırmayın.
Bu evlere daha fazla evlat acısı düşürmeyin.
Çünkü tarih bize hep gösterdi, göstermeye devam ediyor.
Arkasında kırılmış derin gurur ve ızdırap fayları bırakan milletler ebedi huzuru bulamıyor.
Gururun fay hatları kırıldığında, o depremi ölçecek Richter ölçeği daha icat edilmedi.


Yine başımız sağ olsun, bir kere daha kanları yerde kalmasın…
Bir kere daha sakin olalım, dolduruşa gelmeyelim,
Bir kere daha büyüklük bizde kalsın, kolumuz kopsa da yenin içinde kalsın.
Nasılsa o tabut bizlerin evinden çıkmıyor, nasılsa akşam evimize döndüğümüzde televizyonların sesi kulaklarımızı sağır ediyor.
Duymuyoruz…
Ama sabah baykuşu ötüyor;
Gerçek artık kapımızda…Kapıyı açsak da açmasak da orada.
Zorla içeri girmeye hazırlanıyor.



ERTUĞRUL ÖZKÖK - HÜRRİYET

9 Ekim 2011 Pazar

İki Damla


Hayat, çok değişik mecralardan, bin bir farklı biçimlere bürünerek, hep değişip hep çoğalarak, envai türden duygularla hem kirlenip hem aklanarak, bazen durulup bazen çağıldayarak akar gider.

Çoktur hayat.

Ölüm tektir.

Aynı yerde, aynı biçimde durur, hiç kımıldamaz.

Hayatın çokluğu ölümün tekliğine çarptığında, bütün duygular tek bir duyguya, bütün insanlar tek bir insana dönüşür.

Bütün insanlık tek bir insana, bütün duygular tek bir duyguya döndüğünde, biz ölüm karşısında bütün insanlığı ve bütün duyguları tek başımıza taşımak zorunda kaldığımızda, yüzümüz, içini göremediğimiz bir sonsuzluğa çevrildiğinde, sevdiğimiz insanı o sonsuzluğa uğurladığımızda, sonsuzluğun bütün ağırlığını hisseder, hepimiz birbirimize benzeriz.

Hayatın içinde ne varsa yok olur.

Keder kalır geriye.

Sonsuzluk kadar büyük ve paylaşılması imkânsız bir keder.

Tanrı hepimizi o kederde eşitler, bütün hayatımızı, adımızı, rütbemizi, yaşımızı, geçmişimizi siler bir anda, Tanrı'nın masum ve çaresiz çocuğu oluruz hepimiz.

Hayatın tek ve büyük gerçeğinin kaybetmek olduğunu anlarız.

Kazanma isteğinin manasızlığını ve günahkârlığını fark ederiz.

İmam, “helallik” istediğinde Erdoğan'ın yüzünü gördüm.

O anda Başbakan Erdoğan değildi.

Annesi çocukken onu nasıl çağırıyorsa oydu, ya Recep'ti, ya Tayyip'ti ama Erdoğan değildi, başbakan da değildi, orta yaşlı bir adam da değildi.

O anda, annesinin çağırdığı isimle çağrılan bir çocuktu yalnızca.

Annesini kaybetmiş bir çocuk.

Dudaklarının kıpırdadığını, yüzünün kasıldığını, göz pınarlarından iki damla yaş süzüldüğünü gördüm.

İçim titredi.

Ben annemi kaybedeli çok oldu.

Ama anne acısı hafiflese de geçmez, annesini kaybeden bir çocuk, kaç yaşında olursa olsun kızgın bir kederin mührüyle mühürlenir, o iz orada hep kalır.

Tanrı'nın vurduğu bir mühürdür o.

Ondan sonra artık her şeyi daha farklı görürsün.

Annem öldüğünde, o ölümün bir daha azalsa da asla dinmeyecek acısını çekerken, annem bir parçası haline geldi diye ölümü bile sevdim, ölüm korkusundan kurtuluşa ilk adımı ben öyle attım.

Annesi ölen herkesi de çocuğummuş ya da kardeşimmiş gibi sevmeye, şefkat duymaya öyle başladım.

Annemi alan sonsuzlukla karşılaştığımda, bütün duyguların tanrısal bir tekliğe nasıl kavuştuğunu gördüm.

Tek olanın, çok olandan daha güçlü olduğunu orada öğrendim.

Yaşamanın kazanmak olduğunu sanıyordum, yaşamanın kaybetmek olduğunu, her kaybedişin getirdiği kederi ve çaresizliği tevekkülle taşımak olduğunu, sonsuz bir kayboluşa doğru kaybede kaybede yapılan bir yolculuk olduğunu kavradım.

Ölüm sillesini vurduğunda, her zaman aynı “tek” ve güçlü darbeyi indirdiğinde geçmişi siler, hayatın biriktirdiklerini bir anda silecek kadar kudretlidir, o korkunç anda gerileyen ve yenilen hayat sonra yavaş yavaş çeşitli mecralardan, envai biçimlere girerek geri gelir, ölümün tek ve kesin bir darbeyle yıktığını usul usul tamir eder.

O büyük tahterevalliye kendi ağırlığını acele etmeden koyar.

İyileşirsin.

Belki de “ölümle” iyileşmişken hayatla yeniden hastalanırsın, hırslarına, öfkelerine, kavgalarına, beklentilerine, zaaflarına geri dönersin.

Ama içinde, ölümün acıtıcı, gerçeği ve doğruyu gösteren izi kalır, hayatın iğvasına kapılsan da artık karar verirken ölümün bıraktığı o “tek izi”, sonsuzluğu, kayboluşu hep görürsün.

Her cenaze, annesini kaybeden her çocuk sana hep aynı “tekliği” hatırlatır.

Hayatın parçaladığı ne varsa sana biraz manasız gelir.

Bilirsin ki tekten gelir teke gidersin.

Anlarsın ki ikisinin arasındaki manasızlıklara çok kapılmamak gerekir.

Bunları öğrenirsin ama kederle öğrenirsin, bir daha iyileşmeyecek bir kederle, büyük bir kudretin ruhuna vurduğu mühürlü bir kederle.

Hayat düşman etse de ölümün kardeş ettiğini bilirsin.

O iki damla gözyaşını gördüm.

Her şey silindi aklımdan.

Erdoğan değildi artık o, annesi nasıl çağırıyorsa oydu, ya Recep'ti, ya Tayyip'ti, bir çocuktu.

Hayata ve parçalanmışlıklara yarın yeniden dönecek olsak da o anda bana bir kardeş gibi gözüktü, ona annesini daha önce kaybetmiş, o kederi daha önce yaşamış biri, ölüm sıralamasındaki bir abisi olarak usulca dokunarak, “geçecek” demek istedim, “izi hep kalacak ama geçecek.”

Tarihin içinde aynı acıyı defalarca defalarca yaşayan, ırksız, milliyetsiz, cinsiyetsiz, rütbesiz milyarlarca kardeşlerdendik o anda.

Tanrı'nın sonsuz gücü, kazanmanın düşman ettiklerini, kaybetmenin kardeşliğine o iki damla gözyaşıyla döndürebiliyor işte.

İçin titreyip, “başın sağolsun” diyorsun.



AHMET ALTAN - TARAF


3 Ekim 2011 Pazartesi

Doğum Günün Kutlu Olsun Nihal..


Sağlıklı, mutlu, huzurlu nice yıllara Nihal.. :))





2 sene önce yanımızda yaptığı telefon konuşmasıyla diploma notunu 2,99 'dan 3,01 'e çıkaran Nihal, yaşadığı o sevincin etkisiyle bize (Pınara ve bana) Sur Kebapta yemek sözü vermişti.. Hem söz yerine gelsin, hem de doğum gününü beraber kutlayalım diye o yemek bugüne nasip oldu.. Geçen haftaki kahvaltı içime tam sinmemişken bu hafta da yemek ısmarlaması beni vicdanen çökertti.. :) Kesene bereket Nihal.. :)












Geçen haftaki Sevgi-Yavuz Abi kavgasından sonra
bu hafta da Pınar-Mehmet kavgası vardı vizyonlarda..
Tabii çaktırmamak için gülerek poz verdiler o ayrı.. :)





Nihal 'e yaptığımız sürpriz(!) doğum günü partisi.. :)







Bunu gören Emrecik boş durur mu..?? O da mumlara üflemek istedi..
Tabii bunun defalarca tekrarını yaptık.. :)




26 Eylül 2011 Pazartesi

1 Ay Sonra da Bekleriz.. :)


Sevgiyi bekletmemek adına şu an sadece yaptıklarımızı yazdım.. 24 saat içinde de yorumumu yazıcam İnşallah.. :))
















Cuma akşamı.. Buluşma anından 2 saat sonrası falan.. Gündüz mülakata giren Sevgiler, zor sorularla karşılaşmış olmasından sanırım çok acıkmışlar.. Buluşur buluşmaz hemen yemeğe gidelim dediler, ben de tamam dedim.. Bana uyar.. :p Soluğu burger kingte aldık.. Resmi, yemeklerimizi yedikten sonra çektik ki çok yediğimiz belli olmasın.. :)



Beşiktaş.. Bahçeşehir Üniversitesi sahili..
Amacımız Ortaköy 'e gitmekti ama yürümek zor gelince burada vakit geçirdik..



İstanbul 'a gelinir de tavla oynanmaz mı..?? Misafir demedim ve Sevgi 'yi 5-2 yenivermişim.. Resme aldanmayın ama.. Ben elimle gözlerimi kapatırken 5 demek istiyorum aslında.. Sevgi de güya zafer işareti yapıyor ama asıl anlamı ancak 2 sayı alabildiğini ima ediyor.. Facebook 'a ben yenmişim gibi resim koyalım diye ısrar edince Sevgi, ben de onu kıramadı tabii.. Sevinsin garibim.. :))



2. gün.. Saat 14:30 civarı.. Derya 'yı angaraya uğurluyoruz..
Tüm ısrarlarımıza rağmen 1 gün daha kalmadı erkenden gitti.. Çok kırıldık çokkk..




Ayasofya 'ya girebilmek için uzun kuyrukta dakikalarca bekleyip giremeyince biz de Yerebatan Sarnıcı 'na gidelim dedik.. Bunlar da havuzundaki balıklar.. Aynalı sazanlar.. Aman Ya Rabbi.. Ne büyük balıklar.. Sevgi sarnıca, ben de balıklara hasta oldum.. Yerim ben onları.. :))




Eee sarnıç da balıklar kadar güzel ama.. Hakkını vermek lazım.. :)




S.S.(sarnıçtan sonra).. Ayasofya giriş kapısında Nihalle buluşuyoruz.. Açlıktan süzülen ben resimde çıkmak istemiyorum.. 5 kilo zayıflamış halimi kimse görmesin.. :)



Bir şaheser.. Sultan Ahmet Camii..





Sultan Ahmet Camii yanındaki dikili taşlar..



Sahaflar Çarşısında da biraz dolaştıktan sonra nihayet yemek.. Beyazıt Meydanında bir lokanta.. Beynime oksijen gitti valla.. Bundan sonra da Süleymaniye Camii 'ne gittik ama Sevgi o resimlerden göndermemiş.. Acil Süleymaniye resmi istiyoruz.. :)




Son gün.. Pazar sabahı.. Buluşma yerimiz yine aynı.. Beşiktaş Meydan.. Bugün aramızda yakışıklı Emremiz (ki Maşallah) ve annesi de var.. :) Mehmet de aramıza 1 saat sonra katılacak..




Pazar kahvaltıları için vazgeçilmez yerimiz.. Arnavutköy belediye tesisi.. Boğaz ve köprü manzaralı.. Burda kahvaltı yapmadığımız bi Dinarlı arkadaşlarımız kaldı sanırım, onlarla da en kısa zamanda beraber olmak dileğiyle..




Kahvaltı yerinden ayrılıyoruz artık.. Mehmet de aramıza katılıyor.. İstikamet Emirgan Korusu..




Emirgan Korusu.. Bir sürü Emirgan resimlerinden sadece 2 adet göndermiş Sevgi.. Sağolsun.. Onların da arka planları yok.. Nerde o havuz, kaz, kuğu, fare, sincap, karga, çiçek manzaralı resimler.. Pehh.. :)




Emirgan korusunda sipariş verirken.. Herkesin keyfi yerinde, Emreninki daha yerinde.. Resim çekiyoruz poz vermek bile yok.. O kadar rahat Maşallah.. :)




Korudan sonraki durağımız Yine Beşiktaş Meydan.. Pınar 'ın teklifi üzerine Beşiktaş Şöhretler Köftecisine gidiyoruz.. Ben daha önce bilmiyordum burayı.. Güzel yermiş.. Tuttum.. Köfteler nefisti.. :) O akşam Beşiktaşın maçından dolayı dışarıda da Çarşı grubu var..




Malum köfteci de Beşiktaşlı olunca adam kapattı lokantayı.. Biz de simit sarayına gidiyoruz.. Çay eksik kalmasın çünkü.. Çay da pastayla gider tabii.. :)




Ve ayrılık vakti.. 3 günlük beraberliğin ardından istenmeyen son.. 20:30 servisiyle gönderiyoruz Yavuz Abi 'yi ve Sevgi 'yi.. 1 ay sonra buluşmak dileğiyle.. :))






*Yorum daha sonra.. Tepkiler gelmeye başladı çünkü.. :))

3 Eylül 2011 Cumartesi

Biraz da Balık..

Dün kanaldan tuttuğumuz 11 kadifeli, 3 çay balığından sonra bugün de Yapraklı Barajı 'nda 1 aynalı sazan, 2 kadifeli ve 3 çay balığı tuttuk.. Bir sazanı da sudan çıkarmaya ramak kala maalesef kaçırdım.. Yarıya kadar ıslanan pantalonum da cabası.. 3 saatte 6 balık.. Allah bereket versin.. :)


Not: Kadifeli balık Gölhisar 'da kullanılan bir tabir.. Orjinal ismini ben de bilmiyorum.. :)

19 Ağustos 2011 Cuma

Hayırlı Olsun..






Bugün açıklanan LYS sonuçlarına göre Gazi Üniversitesi - Hukuk Fakültesi 'ni kazanan Ahmet Cemal kardeşim.. Seni yürekten kutluyorum.. Başarılarının devamını diliyorum.. Hayırlı-uğurlu olsun İnşallah.. Allah yolunu açık etsin.. :)

5 Ağustos 2011 Cuma

Bahçemiz


Fethiye fotoğraflarını Sevgi fazlasıyla yayınlayınca (Maşallah :) ) ve bana birşey kalmayınca ben de farklı bir şey yayınlamak istedim.. Bahçemizi.. Altan 'ın mayıs ayında annemlere gönderdiği fideler.. Şimdi büyüdüler ve sebzesini vermeye başladılar.. Paylaşmak istedim.. :)




Fasulye




Bamya




Kısa fasulye ( sırıksız.. :) )



Domates





Patlıcan



Lahana



Kavun



Tatlı Biber



Dolmalık Biber



Kendiliğinden yetişen karpuzumuz..



Maydanoz



Kabak (güneşte ve gölgedekilerin yapraklarına bakınız)



Bu da meyvesi..



Nane



Sanırım brokoli






Resmini çekemediğim birkaç sebze daha var sanırım.. Zaman kısa olunca unuttum bazılarını..

Burdan Altan 'ın fidelerinin reklamını yapmak istiyorum.. Hepsi çok verimliler Maşallah.. Annem çok memnun kaldı.. Hem annem adına hem de kendi adıma teşekkür ediyorum.. İlgililere kesinlikle tavsiye ediyorum.. :)




11 Temmuz 2011 Pazartesi

Adaşların Buluşması..


 Yine bir küçük "ATFL-11B" buluşması.. Pazar akşamı.. Dilruba.. Akşam yemeğimizi yerken.. Hepimizin tek karde olduğu tek resim..





 Cumartesi.. Buluşma anı.. Buluşma yeri ise Cevahir-Teknosa.. :)



Cevahir 'in parlak güzel kolonlarından biri.. Burda kendini gören Emre coşuyor..



Nihal ve Pınar yemek yerken.. :)




Emre 'nin vazgeçemediği oyuncağı.. Kırmızı Coca Cola kutusu.. :)



Kahve Dünyası.. Emre menüden ne içsem diye bakarken.. :)



Çok tatlı bir kulağı var.. Maşallah.. :)



Artiz Emre..



Adaşlar birbirini tanımaya çalışırken..



Kahvelerimizi içerken..




"Güüüç bende artıkkk..."  :))



Balkon konuşması..







Cevahir 'den sonra vakit geç olunca evlerimize dağıldık.. Pazar günü kaç gibi buluşuruz..?
Allah kerim.. :)





Pazar sabahı.. Mehmet de aramızda.. Dilruba 'ya giderken..
Dilruba Fethi Paşa Korusu 'nun en üst kısmı..




Eline de pek yakışmış.. :)



Güzel manzara karşısında hoş sohbetler..



Yemeğimizi yiyip çayımızı da içtikten sonra.. Dilruba 'dan ayrılma vakti..




Garibim.. Bizim enerjimize dayanamayıp yorgun düşen savaşçım.. :)
Mehmetlerin bizi evimize bıraktıları an.. Emre arabada uyuyakladı..







Bu sabah da Emre 'yi saat 08:00 uçağıyla Dalaman 'a gönderdik.. İner inmez haber ver demiştim ama paşam hala haber vermedi.. Bakalım ne zaman arayacak.. Daha doğrusu arayacak mı acaba.. :))